bir kaç sene evvel,çalıştığım okuldaki bir arkadaşımla sohbet ediyordum.konu konuyu açtı,derken çocukluğumla ilgili kısa bir anı anlatıyordum.bu sırada yan tarafta oturan başka bir öğretmen arkadaşım da sohbete sadece tebessümlerle katkıda bulunuyordu.ben,ilkokula başladığımda Türkçe bilmediğimi ve epeyce bir zorlandığımı anlatıyordum ki,o ana kadar tebessümlerle sohbete katılan bayan arkadaş çok şaşırarak sohbete sözlü olarak da dahil olmaya karar verdi: "Ne? Türkçe bilmiyor muydunuz hocam?"dedi.Ben de "sadece ben değil,köydeki çocukların hiçbiri okuldan önce Türkçe bilmiyordu. dolayısıyla da hayata bir kaç adım geriden başlamak zorunda idik." dedim. şaşkınlığı geçmemişti.ve final cümlesi olarak :"insan hiç Türkçe bilmez mi hocam, inanmıyorum" dedi. ben de yeryüzünde milyarlarca insanın Türkçe bilmediğini,insan olmanın ön koşulunun Türkçe bilmek olmadığını ve mesela bir Çinli neden Türkçe bilsin ki dediğimi unutamam.
sevdiğim bir yazar,"insanı hayvanlardan ayıran en önemli özellik insanın empati kurabilme yeteneğinin olmasıdır."der.gerçekten de memleketimizin en önemli sorununun,empati yoksunluğu olduğuna inanıyorum.hayata sadece kendi penceremizden bakmak gibi dar bir zihniyete mensup Ortadoğu coğrafyasının bireyleriyiz. en büyük maharetimiz kabullenememedir.
soğuk bir kasım gününde okula başladım.sınıf,birleştirilmiş sınıf şeklindeydi.iki sınıflı okul,soğuk renkleriyle daha çok bir karakolu andırıyordu.amcamın çocukları vardı,üçüncü sınıfa gidiyorlardı.ben Şeref'in yanına gidip oturdum.öğretmen bilmediğim ve anlamadığım bir sürü şey söylüyordu ve ben tek kelime anlamadan Şeref'e merakla: "ev çi dibéje?( bu ne söylüyor?)" deyip duruyordum.Şeref ise sadece işaret parmağını dudaklarının üzerine koyarak susmamı istiyordu.çünkü sorduğum Kürtçe soruya Kürtçe cevap veremezdi, ki yasaktı,Türkçe cevap verse ben anlamazdım zaten.komedi...
ertesi gün,yine büyük bir merakla okul yoluna düştüm.ama bu kez farklıydı.bir önceki gün dersin ortasında davetsiz bir misafir olarak dahil olmuştum okula. bugün ise bir tören vardı.ve çocuklar ikişer sıra şeklinde sıralanmış,kıpırdamadan duruyorlardı.öğretmenler henüz ortada yoktu.okulda iki öğretmen vardı,iki erkek öğretmen.biri 1.,2.ve 3.sınıflara bakarken,öteki 4 ve 5 leri okutuyordu.derken öğretmenler geldiler ve çok sonradan öğreneceğim bazı kelimeleri çok sert ve bağırarak söylediler:rahat,hazır ol,günaydın...o kadar sert söylediler ki korkudan neredeyse ağlayacaktım.sonra 5.sınıflardan biri çıktı ve birşeyler söyledi.diğer çocuklar da onun söylediklerini tekrarladılar.Şeref'e bunun ne olduğunu sorduğumda "ANDIMIZ" dedi.andımızla tanışmam böyle...
yıllarca andımız okudum.ama inanın hep büyük bir kaç soru işareti ile ...sanırım en komiği de yıllarca andımızdaki "an"ın anlamını merak etmemdi.öğretmene her sorduğumda "oğlum,andımız işte"cevabı alıyordum.bense "yaw dımız tamam da bu an nedir?"diye kafayı yemek üzereydim. ortaokulda bir gün Türkçe dersinde bir metinle karşılaştım. Ömer Seyfettin yazmıştı. işte o metin yazarın Ant diye bir kitabından alınmıştı. Sözlükten Ant sözcüğünün anlamını öğrendiğimde bulmacayı çözmüştüm. nerdeyse Arşimet gibi "buldum,buldum"diye bağıracaktım. demekki bizim dımız ile andımızdaki dımız aynı değilmiş. nerden bilebilrdim ki....zira,dımız Kürtçe'de pekmeze verilen addır.bizim oralarda "dımız pekmez fark etmez" diye bir söyleyiş de vardır!!!(metinden bahsettim de, şimdi İzmir'de yaşayan Hakan arkadaşımız da metinle ilgili böyle bir sıkıntı çekmiş.köyden Mersin'e taşınıyorlar.Sanırım 4.sınıf olmalı.öğretmen: "çocuklar metin incelenecek ve bilinmeyen kelimeler bulunacak"diyor. Herkes harıl harıl çalışırken garibim Hakan öylece duruyor. Öğretmen neden beklediğini sorduğunda Hakan: "Öğretmenim Metin'i bekliyorum"demiş.)
anadil,insanın ana yurdudur derler.bütün çocukların anadillerinde eğitim aldıkları kardeşçe ama rengarenk yaşanan bir dünya umut ediyorum.biz görür müyüz bilmiyorum ama gelecek kuşakların daha özgür bir dünyada yaşayacaklarına inanıyorum.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder